Fransa’nın laik dogması!
Batı giderek zihinsel tıkanmaya doğru gidiyor. 11 Eylül’den sonra “güvenlik ” faktörünün “özgürlükler”in önüne geçmeye başladığı söyleniyor, gerçekte Batı kendi kadim kodlarına dönüyor.
Fransa’da “Ermeni soykırımını inkâr” cezasının yasalaşması bunun son örneklerinden biridir. “Soykırımı inkâr” yasası bugüne kadar Yahudi soykırımının inkârı için kullanılıyordu. Buna şimdi “Ermeni soykırım iddiası” eklendi.
Kişiler konumlarına, olaylara, bakış tarzına, sahip oldukları bilgi birikimine göre 1915’te Ermenilerin “soykırıma maruz kalıp kalmadıkları”nı iddia edebilir. Tarihle ilgili hükümlerin oluşmasında doğru bilgi ve edinilmiş kanaat rol oynar. Aynı olaya ilişkin iki kişinin bilgileri ve kanaati değişik olduğundan hükümleri de farklı olabilir. Nihai ve doğru bilgi yani Hakikat, Allah katındadır, hiç kimse gerçeğin bütününü ve ta kendisini bilip temsil ettiğini iddia edemez. Burada tabiri caizse herkesin eteğindeki taşları dökmesine imkan tanımaktan başka çıkar yol yoktur. Düşünce ve ifade özgürlüğü bunun için zaruridir. Orta ve uzun vadeli politik hesaplar, Ermeni seçmeninin baskıları söz konusu olsa da, Fransa Meclisi’nin aldığı karar özü itibarıyla din ve düşünce geleneğinde tayin edici parametre durumunda olan “dogma”dan kaynaklanıyor. 1789 İhtilali ve bugüne kadar alınmış bulunan bunca mesafeye rağmen hakikatte Batı, kendi Hıristiyan geleneğini sekülerleştirerek yol almaya çalışmaktadır.
“Dogma” mahiyeti itibarıyla “kesin bilgi ve tartışılmaz doğruyu vazeden bildirim”dir; bunu beşer zihni vazeder ve tartışılmasını yasaklar. Bir bilgi veya hüküm açık müzakere, tartışma, tefsir ve tevile açık değilse dogmadır. Sonuçta denen şudur: “Bu böyledir, böyle düşünmek ve inanmak zorundasınız. Aksi yönde görüş beyan edecek olan cezalandırılır.”
İslam düşünce geleneğinin parametresi “dogma” değil, “nass”tır. Nass, tefsire, tevile, müzakere ve ictihada açıktır. Düşünme ve ifade özgürlüğü, nassın hikmetini ve maksadını anlamak bakımından kısıtlanması mümkün olmayan bir hakkın kullanımıdır. Ve genellikle bir nassın birden fazla ve üstelik birbirine aykırı yorumları olduğundan bu sayede birden fazla mezhep, fırka ve ekol teşekkül etmiştir. Bu, İslam tarihinde çoğulculuk teşekkül edip fiiliyatta yaşanırken, neden Batı düşünce ve inanç geleneğinin tekil, emredici ve zorlayıcı olduğunu göstermektedir.
Umberto Eco, modern Batı’yı mümkün kılan en önemli faktörün “ifade özgürlüğü” olduğunu söyler; bu doğrudur. Ancak giderek Batı, çoğulculuk ve ifade özgürlüğü alanındaki iddialarına rağmen, totaliter, emredici ve zorlayıcı bir yönelimin içine girmiş bulunuyor. Olayların vukuuna paralel olarak Batı’daki düşünce ve ifade özgürlüğünün, dine, geleneksel düşünce mirasına ve Batılı paradigma dışındaki düşünce kaynakları söz konusu olduğunda kullanıldığı anlaşılmaktadır; Batı’nın kendisine ve düşünce kaynaklarına yönelinildiğinde Batı bir anda hoşgörüsüzleşiyor, hemen emredici, yasaklayıcı ve totaliter yüzünü gösteriyor.
Bu yüzden mesela Orhan Pamuk, İstanbul ve Müslüman toplumun değil de Batı kentinin şizofresini anlatan bir romancı olsaydı, değil ödül almak, başka bir dile çevrilmezdi bile. O ve benzeri yazarlar Batı’nın bilinçaltına hitap ettiği, Doğulu ve Müslüman toplumun “azgelişmişlik” psikolojisini deşifre eden bir anlatım yolunu seçtiği ve elbette “1 milyon Ermeni’nin soykırıma uğradığı”nı söylediği için Nobel edebiyat ödülüne layık görülüyor. Batı’dan ödül bekleyen yazarlar için izlenecek yol haritası bellidir: Müslüman dünyanın azgelişmişliğini, bu dünyanın yaşadığı sorunları “Batılı zihnin algılayabildiği çerçeve”de ele almak ve 301 gibi kanunlarla her ne yasaklanmışsa söz konusu yasakları ihlal edici konuşmalar yapmak. Batı, tarihte hangi suçu işlemişse, Müslüman dünyayı bunlarla suçlamak Batı’yı rahatlatır, politik ve ekonomik hesaplarının realizasyonunu kolaylaştırır.
Türkiye, Batı’nın “dogma” geleneğini takip ederek bu gidişe karşı koyamaz, koymaya çalışması da doğru değildir. Yapmamız gereken, kendi “nass” geleneğimize dönüp düşünce ve ifadenin önündeki kısıtlamaları kaldırmak, 301’i ceza kanunundan çıkarmak olmalıdır. Türkiye, kendine tam bir özgüvenle hem kendi yurttaşı Ermenileri kucaklamalı, hem komşusu Ermenistan’la ilişkilerini geliştirmelidir. Fransa “laik dogma” vazetmiştir; bu dogma geçmişte olduğu gibi vazedene zarar verecektir.
Ali Bulaç tarafından yazılan bu makale, 14 Ekim 2006 Cumartesi günü yayınlanan Zaman Gazetesindeki köşe yazısıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder